« Önceki |

1/5/2008

Küfür şiirleri

 

Küfür şiirleri

Numan Arıman / Yıldız Risalesi, Sayı 2

 

mahzun ve güzel kalanlara...*

 

sert bakışları altında şehrin

saçları darmadağınık sokaklardan geçiyorum

saçlarını güneşten sakındıran yârim için

türküler söylüyorum

oysa ben

henüz isyanın konuk olduğu evler yokken

yüksek binalarda öldüm

cesedim irin kokan sokaklarda dolaştırıldı

adım sert dişliler arasında çarmıha gerildi

ölüm tarlasına ekilen kelimelerin hasadıdır

şehrin sırtını tarazlayan iniltilerim

ki ben iyi bir çiftçi değilim

bunu böyle bilsin insanlar

ne dudağımdan kalkan atlıların ardındaki hırıltı

ne ensemi hırpalayan güneş

hiçbiri,

o delikanlı bakış

o göğsümde kabaran güven

yüreğimde taşıdığım hırçın gül

evet hiçbiri dilimde volta atan

yalanın tadını veremeyecek

bu şehirde çocuklar ölür doğmadan

henüz geçilmiyorsa

özgürlük meydanları budalalardan

ve bu şehirde yârimi bulur

dudaklardan kalkan kirli sözler

"sen, şehrin kapılarının bize dönük olmayan yüzündesin"

irkilir tüm benliğim bir ah ile

can damarları kurur sözlerimin

nazar olur gözler

serin bir söz iliştirilir çocuğun göğsüne

dua niyetine, umut diye bilirim ki

güneş saçlarını kirletir sevdiğimin

yüreğindeki son izleridir en siyah gülün

O ki hüzün şehrinde gönül eğlendirendir

ki ben,

en uzun yaşayan ölülerin mirasçısı

basit cümleler yorar beni

ve elim ağrır bu yüzden

ince bir ürperti düşer bakışlarıma

onlar ki korkmazlar mı

çocukların bileklerinden fışkıran umuttan?

zaman dişlerini törpüler

ey körpe bedenlerin tutsaklığında

tüm itliklerini gizleyenler!.dilimde ağaran kelimelerin menzilindeki

o korkulu yüzler, o efendiler, kan tüccarları,

aşkı bilmem hangi uzuvlarının

açlığı sanan kimyevi düşler sahipleri

hepsi..

 

bir şehrin avuçları gökyüzüne yaslanmıyorsa,

yuvalanmamışsa o kan kokusu hala üzerimize

çocuklardan ağzı sulananların hinliğini artıracak kadar

ihanete varmıyorsa sözlerimiz

bizi serinliğe ulaştıramayacaktır

iştahla bitirilmiş kitapların ardındaki gerçek,

sevdiğimin giydiği kurşuni gelinlik

ve çocukların yanaklarında taşıdığı izler, korumayacaktır ateş diyarından

ne kelimelerimizde ki anlam

ne de alnımızla kutsadığımız dünya

ve bir de aşk

ki o;

avulanmış bakışlarla kutsanan yârin dudağından kalkan duadır

adı sevdadır, kavgamdır!

sen ey nefesi gül kokan yar!

suskunluğunda Meryem'in hikmeti olan

Sümeyye'nin sabrını kuşanan

 

Ey yüreğine bin bir dertler salınan güzel!

yüreğinde Kızıldeniz'ler bilirim

dağların yürütüldüğü o güne bilenirsin

Ey Fatıma'yı Fatıma yapan

sen sevindir bizleri

çocukların saçlarının ağardığı o günde...

 

 

 

*siz hep mahzun ve güzel kaldınız/ Gökhan Özcan

 

 

12/4/2008

. . .

 

Ezel ve ebed içre gönlümde yâr İstanbul

Gönül verip sevdiğim, gönlümü yâristan bul

Düşersem yârdan ayrı, yalnız sana düşeyim

Ağyâra meyledersem, gönlümü yar İstanbul

 

Ekrem Kaftan

2/4/2008

. . .

 

mahabbet odur ki; mahbûbun görürse memnûndur, görmezse kaydında değildir.

 

aşk odur ki; mahbûbun görürse memnûndur, görmezse mahzûndur.

 

dert odur ki; mahbûbun görürse de mahzûndur, görmezse de mahzûn…

 

 

22/12/2007

Yûsuf’a erme vaktidir…

 

Yûsuf’a erme vaktidir…

 

Adınla başlıyorum ömrüme bahşedilmiş yeni bir sabaha daha. İnsan olmuşlukların kıyısında kalanların yüreğini ne sıcacık ederse, onları toparlayıp çekiyorum dolabımdan. Demek yine bugün de acıyı içeceğim bilmediğim gözlerinden…

 

İsminin kocamanlığında perişan gönül sızılarıyla yandığım. Seni anlatmak mı düştü şu biçare ve adını duyunca dimağı darmadağın olan dil bilmez dillerime? Hangi isme yaraşır adın?… Hangi kapıların al pembelerine boyanır?… Ardından yırtılan mahremiyetin bir arşın bezi de olsa, sensizliğe ebedi konuk mekânlarda kapkarayım. İsmini kan rengiyle hafızama işliyorum…

 

Kuyularının karanlığı; resmi fezadan silinmeye yüz tutmuş yalnızlık paranoyamın tek sahibi. Nerde yanıldığımı ararken en alıştığım oluyorsun kendim bile bilmeden. Sen bütün hikâyeleri namına çeviren, suretine bakanların tek zerre bile düşünmeden bedenlerine kıydıkları, iffetinin en yüksek mertebeleri yırtılan gömleğinin paramparça olmuşluğunda kalan, adı bir başka yakışansın dillerime.

 

Hangi kör kuyularımda bağırayım adını? Hangi kapıyı çalayım da, önüne serilen nefis sınavının benden beriye gelmeyen bilmecelerini öğrenebileyim…

 

Yok mu saymalı her şeyi?

 

Ezilip, en ücra köşelere ürkekçe kaçarak sığınmış yalnızlığım, adının yanına konulunca hiçbir şey gibi kalıyor ortalarda. Dillerim zuhur etmiyor kalanlarının başında. Hangi sınırlı ve izinsiz hücrelerimden baksam sisler içinde bırakmışlar adını.

 

Telaşımın sebebi; bulmaya çalıştıkça seni, tekrar tekrar başa dönmenin ezikliği. Beni yüzünün yakınına bırakıp kaçan ne peki? Sana onca gecikmiş zamandan sonra yâr olmuş Züleyha kaderini kabul edemiyor benim kudretli sandığım yalnız yanım. Tadına vuslat arzusuyla kocaman kara zamanlardan sonra varmak yazılmasın yazgıma.

 

Bu dinmeyen telaşlarla, yekpare bahar renkleriyle, yüzüme sürülen gençlik emareleriyle kon, kimsesiz kuşların bile uğramaya çekindiği derbeder pencerelerime.

 

Vaad edemem sana, yaradılış hikmetlerinde erkeklik sıfatlarına bahşedilen hediyeler ellerindeyken bile yaklaşmadığın o güzel kadın kadar bakılası olduğumu. En hoyrat ellerin yakama sindirdiği lekeleri söküp alamam bir daha bana sunulmayacak yazgımdan.

 

‘Nerede harcadın heybene koyduğumuz, takvimlerden adı silinmiş elindeki günlerini’ sorusuna veremeyeceğim cevaplar boğazıma tıkanmışken, hangi yalan olmuşluklara tanık tutabilirim hayalime ak harflerle yazdığım kimselere benzemez kayıtlarını.

 

Biçarem…

Susma vaktinin en ağır çınlamalarıdır kulaklarıma dolan. Adını ezberliyorum tekrar tekrar. Hissettiğim ağırlık yüce isimlerin sahipleriyle yan yana konmuş bir geçmiş hikâyesinin yükü. YAPMA değil YAKLAŞMA nidalarını dünyama sokan bir namus timsalinin ebediyeti içine alan var olmuşluğu…

 

Yakınımdasın aslında biliyorum. Ben senin atıldığın ve başkalarına dair sebepsiz sebeplerle debelendiğin kuyulardan farksız kendi uçurumlarımı doldururken sen yanı başımda, ki ar damarı hikmetinden nasibini alamamışlara inat en dolu benliğinle yanımdasın hem de. Hayaline erişebilirim kimseleri içine almadan. Kor alevlerle dağladıkları korkak ruhumun acısını bir nebze azaltsın diye, Züleyha’n olurum sadece bu ağır bedelin sonuna yakıştırarak esamemi. Ben tutuyorum bu defa hikâyene cılız bir mum alevi. Kapılarında köle, bakışlarına sinememiş bir kadın ruhu, yürek diline tadını deyememiş bir avare olarak. Zamanlarımın en karanlık bedbahtlıklarında bekliyorum gelemeyecek varolmuşluklarını…

 

Gel vakitler daralmadan.

Susma vaktidir.

Yûsuf’a erme vaktidir…

 

TUBA YILMAZ

 

14/12/2007

Aşkın bir adı da yorulmamaktır…

 

Aşkın bir adı da yorulmamaktır…

 

Ve yenildik fırtınalara, af buyur Yâr! Zulmün azgın akıntısına karşı yüzerken yoruldu kollarımız. Hayat tüm tavizsizliğiyle yüklenirken üzerimize zayıf düştü bedenlerimiz. Bin kapılı imtihan sarayının sevgi kapısında titredi ellerimiz, ayaklarımız... Ve aşka sadakati beceremedi yüreklerimiz.


İçine atıldığımız ateşe dost olmaktı, acıya ve çileye sevdalanmaktı, meydanlara bıraktığımız karanfillere sadakatti aşk…!

Çölde susuz kalıp yağmuru beklemekti, zemheri kışın ortasında baharı özlemekti, bir dua kuşunun kanadına dışlanmışlığın tüm acısına rağmen ümide ve vuslata dair dualar yükleyip katına uçurmaktı aşk…! Ve yorulmak ihanettir aşka! Çünkü;


“Aşkın bir adı da yorulmamaktır.”


Oysa bela tünelinde zayıf düştü yüreklerimiz. İçimizde yükselirken gam dağları, hayatımızın en acı itirafı dökülüyor dilimizden; “Aşk’a ihanet ettik!” Bu; hüzün kalesine çıkıp “Sevgili’nin huzurunda iki büklüm, edilen zehirden bir itiraf.” Bu, çile dergâhında geçirilen kırk yılı bir tek yanlışla yıkma acısı. Bu, bir ömür kavuran, yakıcı bir kor taşımak yürekte.


İhanetin bedeli, yüreğinden sürgün edilmek midir Yâr? İhanetin bedeli, yüreğimizin gam dağlarında kırk yıl çile doldurmak mıdır?


Yoksa “Sen”siz kalıp, çöllere düşerek Mecnûn gibi “Sen”i aramak mıdır? Bir ömür yollara düşüp, bütün yeryüzünü deli divane dolaşsak da “Sen”den gayrı gidilecek kapımız yok Yâr! Eşiğine dayanmaktan gayrı yok çaremiz! Kabul buyur eşiğine Yâr!


O demir parmaklıkları geçerken, dilimizde “Ve’l-'Asr”, içimizde aşka ihanetin yakıcı farkındalığı ve “Sevgili”nin gücenmişliğinden utanç vardı.


Artık aşkın ateşi de küskün bize. İçin için sızlatan bir köze döndü yüreğimizde... Ve artık yalnız o köz için yaşamak gerek... Ve artık Hz. Adem’in, Havva’nın ve Hz. Yunus’un dayandığı gibi “güneşin battığı yerden doğacığı güne kadar açık tutulacak olan, genişliği hızla giden bir süvarinin kırk yılda alacağı yol kadar olan” o “tevbe kapısı”na dayanmak gerek...


Her sabah “ya bugün güneş batıdan doğmuşsa” diye fırlamak yataktan ve koşmak pencereye, derinden bir “Elhamdulillâh” çekmek, “tevbe kapısı bugün de açık” demek ve bir ömrü o kapının önünde avuçlarımıza düşecek bir rahmet damlası için bekleyerek geçmek gerek.

Zayıflığımızdan dolayı, yüreğinden sürgün edildiğimiz “Sevgili”nin “aff” için, yüreğimizin gam dağlarında her seher vakti Hz. Adem’ce, Havva’ca ve Hz. Yunus’ça duaya durmak, “O”nsuz kalıp düştüğümüz çölün sıcağında mecnûn gibi “O”nu aramak, o çölden azad edileceğimiz günün, vuslatın özlemiyle bir kez daha yanarak yaşamak gerek...!

Bekler pişmanlığımız “aff” gemilerini. Bir mumun duvara yansıyan ışığında gizlenir yalnızlığımız.


Her gece med-cezir geçirir içimizin ateşi. Med halinde yanar yürekler, cezir halinde ince bir sızı kalır, yakar durur içimizi.


Kays’ı mecnûn eden âlemdeki değil içindeki “Leylâ” çölüydü. Biz de içimizin çöllerine düştük Yâr! “Bir kez orman yanmasın, neye yarar kül ve köz” diyordu şair; yine de her serapta koşarız o tepeden bu tepeye Yâr! Aff yağmurun yağsın diye dargın gezeriz içimizin güneşlerine.


Belki düşer diye rahmet damlaların, her seherde duaya dururuz, perişan! Çünkü; “Dünya sadece aşkın ve duanın üstünde duruyor. Şu şunun, bu bunun ve nihayet her şey duanın üstünde.”


Gök duvarının önünde, mahzun bekleyen dualarımızı da kabul buyur Yâr!

 

 

-alıntı-